Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Turkish Theatre’

hulyakarakass

NOT: BU SAYFA “BÜYÜNÜN GÖZLERİ” OYUNUYLA İLGİLİ KAPSAMLI BİR ARŞİV ve BİLGİLENDİRME SAYFASIDIR.

BÜYÜNÜN GÖZLERİ OYUNU HAKKINDA

afisss

Oyunun Konusu:

Soylu bir adam, Kont Monteverdi, kumar nedeniyle büyük bir borç altına girmiştir. Tek umudu, pek bakımlı olmayan kızı Sinyora Vittoria’yı kasabadaki zengin tüccar Domenico’yla evlendirmektir. Bunun için bir büyücüye başvurur ve büyücü de tüccarın saçından bir tutam ister.

Kontun uşağı Pellico, tüccarın berberini tanımaktadır ve tüccarın saçından bir tutam koparması için berbere ricada bulunur; ancak berber, bekâr olduğu için ve evlendirilmek istenen kızı da zengin sandığı için kendi saçını vererek bir kurnazlık yapar. Bu kurnazlık ona çok pahalıya mal olur…

Berber Tartini bir süre sonra kızın bakımsız ve alımsız olduğunu ve babasının da borç batağına saplandığını öğrenir. Tek çare büyünün geçerli olmadığı bir manastıra sığınmaktır. Ancak Tartini bir tanrıtanımazdır! Bir Fransisken manastırına sığınırsa da dini hayata uyum sağlayamaz. Kont iflas ettiği için Pellico da bir süre sonra aynı manastıra gelir…

Tartini intihar etmek istemektedir. Ancak uşak Pellico ona tehlikeli bir fikir verir!

Oyun Üzerine Kısa bir Önsöz:

“Büyünün Gözleri” İtalyan halk tiyatrosu tarzındadır. 16. yüzyılda İtalya’da alanlara kurulan ve basit sahnelerde oynanan oyunlar vardı; bunların seyircileri sokaktaki insanlardır. Oyuncular, ellerindeki şapkalarla seyirciler arasında dolaşarak para toplarlar ve doğaçlamaya dayanan komediler oynarlardı. Bu tiyatro çeşidine “Commedia dell’arte” deniyordu. “Dell’arte” sözü oyuncuların ustalığını belirtmektedir.

büyünün11

İtalyan halk komedileri Fransa, İngiltere, İspanya ve Almanya gibi ülkelerde güçlü bir etki yaratmıştır; Moliere ve Shakespeare gibi tiyatro dahileri üzerinde önemli tesirlerde bulunmuştur. Moliere’in Tartuffe, Cimri, Hastalık Hastası gibi oyunları ve Shakespeare’in İyi Biten Her Şey İyidir, Yanlışlıklar Komedisi ve Hırçın Kız adlı oyunları Commedia dell’arte etkileri taşır.

delart1

“Büyünün Gözleri,” İtalyan halk tiyatrosu ekseninde yüzyıllar öncesinden günümüze uzanan bir tiyatro anlayışıyla yazılmıştır. On altıncı yüzyılda yaratılmış ve o dönemde yaşamış olan halk tarafından beğeni kazanmış olan bir tiyatro tarzının içselleştirilmesinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir oyundur bu.

Geçmişte yaratılan güzellikleri kendi yaşadıkları çağda yeniden diriltmek ve görmek isteyenler her zaman var olmuştur. Örneğin on sekizinci yüzyılda yaşamış olan İtalyan oyun yazarı Carlo Goldoni ve meslektaşı Carlo Gozzi “Commedia dell’arte” tarzını, ortadan kalkmaya yüz tuttuğu bir sırada yaşatmak istemişlerdir. Geçmişin güzellikleri asla ortadan kalkmamalıdır! Böyle güzellikler farklı konularda kendi dilimizi iyi kullanarak yeniden yaratılmalıdır!

Pek çok alanda olduğu gibi, tiyatro alanında da geçmiş zamanlar mücevherlerle doludur. Bu mücevherleri taklide kaçmadan, özgün bir biçimde ve daha da güzelleştirerek, daha farklı boyutlar ekleyerek yeniden yaratmak, büyük bir heyecan kaynağı olduğu gibi aynı zamanda da geçmişin büyük üstatlarını saygı ve sevgiyle yâd etmemize de vesile olmaktadır…

Oyunun Teması ve Yazım Sürecine dair:

Büyünün Gözleri benim 12 yıl önce yazdığım bir oyundur. 2000 yılında bu oyun Kadıköy Belediyesi Ulusal Oyun Yazma Yarışması’nda birincilik ödülü kazandı ve MitosBoyut yayınevince basıldı. 24-32 yaşları arasında yurtdışında yaşadım ve bu dönemde biriktirdiklerimi, algıladığım değişik şeyleri eserlerime yansıttım.

Oyun 16. Yüzyıl civarlarında geçer, ancak hangi çağı anlatırsanız anlatın, hangi milleti yazarsanız yazın her zaman bütün çağları anlatmış ve bütün milletleri yazmış olursunuz çünkü insan özde her yerde aynıdır. Oyundaki Pellico İtalyan’dır ama aynı zamanda o Japon’dur, Alman’dır, Türk’tür, Hollandalıdır! Mekanların ve isimlerin ötesine geçtiğimizde öze ulaşırız ve özde “tipik” insanı buluruz, kurnaz insanı buluruz, çıkarcı insanı buluruz, iyileri de buluruz, kötüleri de buluruz.

Büyünün Gözleri’nin yazım süreci, “bataklık sahnesindeki ilk cümleye” başlamak ve bir akış olarak devam etmek şeklinde yalın bir süreçtir. Oyunu yazarken önceden hiçbir kurgu yapmadığım için oyun nereye aktıysa oraya gittim ve ortaya bu metin çıkmıştır. Şehir Tiyatrolarında oynanan oyun 2000 yılındaki orijinal metinden biraz farklıdır. Oyunlar da satranç gibidir, sonsuz olasılıklar içerir ve biz oyunu her kaleme alışımızda farklı bir metin yaratabiliriz. Bu durum şu anda içinde yaşadığımız evrenin işleyiş mekanizmasının tam da kendisidir; evren her seferinde farklı şeyler yaratır, oyunlar da tıpkı evren gibi sonsuz olasılıklar barındırır.

Oyun, eleştirel bir komedidir. Çaresiz insanların büyü gibi saçmalıklara sığınmaları, geçmiş yüzyıllardaki manastır kurallarının akıl dışılıkları, kızlarını bir meta gibi istemedikleri birileriyle evlendirmeye çalışma ilkellikleri, kumar oynamaya dair ve benzeri eleştiriler içerir. Oyunda vermek istediğim temel konu şudur: Dürüstlükten saparsan, mutlaka bir kayaya çarparsın! Sahtekarlık yaparsan, günün birinde mutlaka cezalanırsın! Oyunun temel mesajı budur: Dürüstlük en iyi seçenektir!

OYUNA DAİR BAZI DEĞERLENDİRMELER

Hayati Asılyazıcı

Tiyatro Eleştirmeni

Kadıköy Belediyesi Ulusal Oyun Yazma Yarışması

Büyünün Gözleri üzerine Seçici Kurul Değerlendirmesi

          Yarışmanın birincisi Mehmet Murat ildan’ın Büyünün Gözleri, ilginç bir varsayımla ortaya çıktı. Özgün bir metnin altını çiziyor. Edilgen kişileriyle nesnelerin dışında, özerk duyarlıkları, kendi öz gerçekleri doğrultusunda özgün bir oyun kurgusuna ulaşmış. Bu nedenle yapıtı kendi içinde çözümleyerek daha geniş bir kurguya oturtuyor. Bu özelliklerden de başka, Batı tiyatrosu geleneğinde ve özellikle İtalyan halk tiyatrosu ekseninde yüzyıllar öncesinden günümüze uzanan bir tiyatro anlayışını iyi özümsemiş olarak, o anlayış doğrultusunda yazma becerisini, indirgemeci bir yaklaşımı aşabilmek için, özellikle yöntem sorununun çözümlenmesini Goldoni dönemi İtalyan tiyatrosunun özellikleriyle yansıtıyor. Oyunda, kişi ile yer adları ve özgün dinsel terimlerden başlayarak, diyalog örgüsü ve anlayışı, kalıplaşmış oyun kişileri, sözgelimi düzenbaz uşak ve onların betimlenerek işlenişi, alaycı, keskin güldürü biçemi ortaya çıkıyor. Giderek büyü, entrika, cimrilik, bencillik, çıkarın sevgiye egemenliği gibi ana temaların varlığı ilginç biçimde işleniyor.

MELİH ANIK DEĞERLENDİRMESİ

Yönetmen Yazar

Değerlendirmenin tam metni aşağıdaki linktedir:

http://melihanik.blogspot.com/2012/11/buyunun-gozleri-ile-gercege-yurumek.html

“Büyünün Gözleri” ile Gerçeğe Yürümek (Mehmet Murat İldan – Hülya Karakaş)

Büyünün Gözleri’ni, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Türkiye Üniversiteleri Tiyatro Şenliği kapsamında 28 Mayıs 2009’da Nişantaşı “Hadi Çaman Sahnesi”nde Kafkas Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’ndan Erdoğan Karaşah rejisinden seyretmiştim. Oyunda ilgimi çeken şey ise metin olmuştu. Oyunun yazarının adını ilk kez o gün duydum. Araştırdım kitabı buldum, okudum. Oyun içindeki özlü sözler dikkatimi çekti. Herhalde bir yerlerden derlenmiş bir araya getirilmiş diye düşündüm. Ancak yazarın internet sitesini (http://mehmetmuratildan.hpage.com/) bulunca şaşkınlığım daha da arttı. Zira yaşını başını almış birini beklerken oyunun yazarı 1965 doğumlu idi ve oyunu 2000 yılında yani 35 yaşında yazmıştı ve de özlü söz yazmak yazar için 15 yaşlarında başlayan bir tutku halindeydi. Büyünün Gözleri’ne geçmeden önce yazarın hayat hikâyesini özetlemek gerekiyor.

………..

Parlak bir eğitim 4 yılda 18 oyun yazabilecek kadar doğurgan bir yazarlık kariyeri… Pek çok ödül.. Özlü sözlerine ve de kitap isimlerine bakarak bile sahip olduğu entelektüel birikim anlaşılır. Yazarın Shakespeare hayranlığı ise hem internet sayfasından hem de Büyünün Gözleri’nden anlaşılıyor. Yazarın ifadesi ile “’Büyünün Gözleri’, İtalyan halk tiyatrosu ekseninde yüzyıllar öncesinden günümüze uzanan bir tiyatro anlayışıyla yazılmıştır. On altıncı yüzyılda yaratılmış ve o dönemde yaşamış olan halk tarafından beğeni kazanmış olan bir tiyatro tarzının içselleştirilmesinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir oyundur bu.” Oyunda bu çaba öne çıkar. Âdeta “Bir Commedia dell’arte oyunu yazayım” kararıyla başlayan bir çaba. Bu arada M.M.İldan özlü söz söyleme ile öylesine meşgul ki örneğin şu gerçeği atlamış: Pellico: “Galileo Galilei isimli bir matematikçi bütün İtalya’yı sallıyor!” repliği ile bize oyunun Galilei’nin yaşadığı 1564-1642 yılları arasında geçtiğini söylerken iki üç replik sonrasında Kont Montiverdi: “Âdeta bir gotik sanat harikası sivri mi sivri! Milano Katedrali’nin kuleleri bile senin aklın kadar sivri değildir” diyerek Pellico’nun dediği ile çelişiyor. Zira 1386’da inşasına başlanan Milano Katedrali’nin sivri kuleleri 1856 tarihli. Bu tarihsel çelişki oyunun güzelliğini bozmuyor. Hülya Karakaş rejisinde de bu “Milano katedrali” çıkarılmış. (Dramaturg: Gökhan Aktemur)

Mehmet Murat İldan öylesine bir yazma tutkunu ki kendi oyunu için de bir sayfa hazırlamış.

……

Oyunun Özellikleri

Olay örgüsü ve karakterlere baktığınızda oyunda Commedia dell’arte havası olduğunu hissedeceksiniz. Ben oyunu ilk seyrettiğimde Büyünün Gözleri’ni, Moliere karakterlerinin Shakespeare’ce konuştuğu bir oyun olarak algılamıştım. Bugün de aynı kanıdayım. Oyunda özlü söz “bombardımanı” var. (Yukarda bağlantı verdiğim sayfada oyundaki özlü sözleri yazarının listelemesiyle bulabilirsiniz.) Bu da şöyle bir izlenim bırakıyor okuyanda: Önce özlü sözler yazılmış, sonra da bu özlü sözleri kullanmak için oyun karakterleri seçilmiş ve de olay örgüsüne karar verilmiş. Tersine izlenen bir yol sanki. Hatta yazar, bazı özlü sözünü de dışarıda bırakmaya kıyamamış da denilebilir. Karakterler kostümlerine bakmazsanız aynı “soylu sülale”ye aitmiş gibi konuşuyor. Kendisiyle yapılan bir söyleşide yazar, “Bir oyuna ya da bir romana başlarken ilk cümleyi yazarım, sonrasında ne geleceğini bilmem, sisler içinde ilerlerim; hiçbir zaman ne bir sonraki sahneyi bilirim ve ne de bir sonraki bölümü. Okuyucu nasıl okuyorsa ben de öyle yazıyorum.” demiş. Bunun zorluğunu mutlaka yönetmen çekmiştir.

Yönetimin Katkısı

Değerini ihmal ve göz ardı etmemekle birlikte yazar M.M. İldan şanslı imiş ki iyi bir ekibin eline düşmüş. Oyunun yönetmeni Hülya Karakaş metni derleyip toparlamış ama ruhuna dokunmadan metnin istediği görselliği yaratmış, budayarak ortaya 80 dakikalık bir oyun çıkarmış. Metinden gelen ağırlık sahnede hızlanmış. Bu derlenip toplamada dramaturg Gökhan Aktemur’un rolünü belirtmek gerek. Sonuçta yönetimin (yönetmen, yardımcısı (Ersin Umulu), dramaturg) yazar ile işbirliği sonucunda metin yalın hale getirilmiş ve yönetmen “meyve”yi olgunlaştırmış. En önemli husus oyun sonu ile ilgili. “Belki de hüzünlü dünyada mutlu olmanın tek yolu büyüdür” mesajlı metindeki oyun sonu, büyücünün “Güzellik bakanın gözündedir. Ve yapılan hiçbir büyü gerçekten daha olağanüstü değildir. Ne kadar ürkütücü bile olsa üstüne yürümek lâzım gerçeğin!” şeklindeki sözleriyle bitirilmiş. Finalin gurup tarafından yapılan bir dansla bitirilmesi ve müzik eşliğinde yalın bir gerçeğin tekrarlanması hem oyunun ruhuna uygun hem de anlaşılır olma açısından yerinde. (“Hayat budur, onu yaşayın/ Dua etmeden önce bağışlayın/ İncitmeden önce hissedin”)

Yönetmen (yönetim) neler yapmış derseniz: Oyun o kadar söz ağırlıklı ki bunu dengelemek için minimal bir anlatım seçmek lâzım, seçmiş: anlatılan hikâye öylesine düş gibi ki bu düşün tiyatral karşılığı gerekirmiş, dekoru fon perdesinde yaratarak gerekeni yapmış. Oyun “güldürü” sınıfında o da sinevizyon görüntüleri dâhil olmak üzere komik unsurları kullanmış. (Videodaki kırmızı kurbağanın perde dışına zıplaması ve havuzdan çıkması, ağacın yer değiştirmesi) Oyun sonu mesajı daha anlamlı hale gelmiş. Manastır sahnesini seyirci arasında başlatmak, keşişlerin yüzünü göstermemek çok iyi bir trük. Oyunda sadece Pellico’nun mask kullanması güzel. Zira oyunun tek “fırıldağı” Pellico, diğerleri gerçek yüzleri ile ortada. (“Numara yap kendin gibi olma”) Metinde erkek olan Pellico ve Büyücü rolleri kadınlar tarafından oynanıyor. Çirkef, kötü, kumarbaz, kızını aşağılayan baba karakteri “düzeltilmiş”. Bazı sahnelerde oyuncunun kendini tanıtması, “biz bu sahneyi fazla uzatmadık mı?” repliğinin kullanılması gibi “epik” ögeler kullanmış ki bu da anlatılan masala çok uygun. Ancak kafama takılan bir şey var: Tüccar Domenico’nun saçı “gerçek” iken berberin saçının “hayâl” olması bilerek yapılan bir seçim diye algıladım ama kolay anlaşılır olmadığını söylemeliyim. Muhtemelen yönetmen büyünün “gerçek” olmadığını vurgulamak için öyle yapmış olmalı. Bir de seyircinin oyuna ısınması biraz gecikiyor. Bunda metnin masalsı anlatımının da rolü var.

Oyuncular

Bu oyundan aklımda yer eden ilk oyuncu Pınar Demiral. Vittoria’da “sevimsizden sempatiğe” dönüşü mükemmel yaşatmış. Oyun içindeki bu şematik kalan değişim onun oyunculuğu ile anlaşılır oluyor. Hatta şunu söyleyebilirim o sahneye girince salon daha bir hareketleniyor. Bu reji açısından biraz gecikmiş bir reaksiyon zamanı.

Kutay Kırşehirlioğlu (Kont Monteverdi) ve Nazan Yatgın (Pellico) oyunun antresini yapan oyuncular. Pellico’nun bir kadın tarafından oynanması da güzel bir tercih. Yatgın hakkını veriyor. Onların “temperamanı” oyunu belirliyor. Bence bu görevi de hakkını vererek yapıyorlar ancak metnin “dolu”luğu ve de söylem seyirciyi ilk girişte şaşırtıyor mu ne? O anlardaki espri düzeyi de “farklı”.

Hülya Karakaş’ın (Metastasio) “büyücü” (Büyücü de metinde erkek rolü ama sahnede kadın) gibi abartılmaya ve “klişeleşmeye” müsait bir rolde tutturduğu dengeyi dikkate sunmak isterim. Başkasına anlatılması zor bir rol ama o oyunun yönetmeni olmanın avantajını da kullanıyor.

Oyunculuğunu beğendiğim Murat Coşkuner’i (Tartini) bazı sahnelerde fazla heyecanlı buldum. Belki de açılış “temperamanı”nı devam ettirmek istiyor. Bazı sahnelerde sakin olması gerek. Aynı heyecanı oyun boyunca sürdürmek oyununu tekdüzeleştiriyor.

Ömer Barış Bakova(Tüccar Domenico- Keşiş) ve Özgür Dağ(Katil-Keşiş) rolün imkanlarını iyi değerlendirmişler. Bu ikili yüzleri görünmeyen keşişlerde de başarılı.

Tasarımlar

Bir koltuk, bir havuz demeyin minimal sahne tasarımı, fonda yansıyan mekân görüntüleri, sahneleme ile bir bütün oluşturuyor, ben çok başarılı buldum. (Sahne Tasarımı: Rıfkı Demirelli)

Işık fazla gölgeli. Sanıyorum sahne imkânsızlıklarının da bunda rolü var. Ancak “büyü”, masal atmosferini iyi veriyor. (Işık Tasarımı: Mahmut Özdemir)

Kostüm Tasarımı(Eylül Gürcan) bence bu masalsı metne çok uygun.

Baba Zula tarafından yapılan müzik ,oyunun naifliğine uygun ama yüksek volüm sözlerin anlaşılmasında güçlük yaratıyor.

Video Tasarım’ın (Aksel Zeydan Göz) başarılı olduğunu düşünüyorum. Ben Şehir Tiyatroları’nda ne video tasarımlar gördüm. Bu oyundaki çok iyi.

Efekt Tasarımı (Nesin Coşkuner) başarılı.

Büyünün Gözleri’nin başarısı yazar seçimi ve metne uygun reji ve de ortaya çıkan biçemden kaynaklanıyor. Hepsinde de Hülya Karakaş ismi var. Başarıdaki büyük payı Hülya Karakaş’a vermek yanlış olmasa gerek.

Büyünün Gözleri, hem tiyatral hem de içerik olarak “dolu” bir oyun. Ben seyretmekten çok keyif aldım.

Melih Anık

Görsel ve Yazılı Basında Oyun Hakkındaki Söyleşiler/Haberler/

* TRT Türk’te Hülya Karakaş ve Murat Coşkuner ile şehir tiyatrolarında sergilenen büyünün gözleri ile ilgili oyun hakkında konuşuluyor:

http://tvarsivi.com/hulya-karakas-ve-murat-coskuner-ile-sehir-tiyatrolarinda-sergilenen-buyunun-gozleri-ile-ilgili-oyun–13-11-2012-izle-i_2012110402503.html

* http://tvarsivi.com/ibb-sehir-tiyatrolari-buyunun-gozleri-adli-oyunu-repertuarina-ekledi-15-11-2012-izle-i_2012110464925.html

* http://www.taraf.com.tr/haber/buyunun-gozleri-ne-buyuk-ilgi.htm

* http://www.galatagazete.com/o/index.php/sanat/tyatro/6108-bueyuenuen-goezler-.html

Commedia dell’Arte Günü 2013

istanbullcomdd

Commedia dell’Arte Günü her yılın 25 Şubat günü “European Cultural Association – Avrupa Kültür Derneği” tarafından kutlanmaktadır. Bütün dünyada düzenlenen etkinlikler Faction of Fools tiyatro kumpanyası tarafından organize edilmektedir. Bu yılki etkinlikler için İstanbul seçilmiştir. Büyünün Gözleri oyunu da etkinlikler listesinde yer almaktadır:

http://www.commediadellarteday.org/eventi

Oyundan Özlü Sözler:

* Dengesiz bir şey şu rüzgâr denilen bedensiz yaratık! Bir yerde ateşi körükler, başka bir yerde onu yok eder! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* ‘Şarap şeytanın şahinidir’ derler; insanları onunla avlarmış ve kendi kölesi yaparmış! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Şarap da şiir gibi, şarkı gibi insana şifa verir; şarabın fıskiyesinden sağlık fışkırır! Şarapsız bir vücut, şekersiz bir tatlıya benzer… Solgun kadını ruj ve allık, solgun erkeği de ancak şarap renklendirir! ~ (Mehmet Murat ildan)

* Bir insan tembelse, elini kulağına götürmesi bile on dakika alır! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Kayık ve su birbirlerine âşıktırlar; onları başıboş bırakmaya gelmez; bir bakarsın ki rüzgârla anlaşıp balayına çıkmışlar! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Hakaret ucube bir akrep, iltifat da sevimli bir bülbüldür; biri hoyratça sokar, öteki tatlıca şakır; akrebi bülbül sananlar kördür! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Kırılmış bir vazonun artık kırılmaktan korkmaması gibi, kırılmış kalbim de bu iğneleyici sözlerinizden zerre kadar etkilenmiyor artık! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Gergedana diken batırsan ne fark eder; ruhu bile duymaz; katırı mahmuzlasan kılını kıpırdatmaz; mandayı kırbaçlasan dönüp bakmaz bile! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Ekmeksiz mideyle altınsız kese, nice devrimlere yol açmıştır tarihte. ~ (Mehmet Murat ildan)

* Aç gözlü insanın midesini okyanusun bütün balinalarıyla bile dolduramazsınız! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Bazen dibe vurmak iyidir! Dipten güç alıp hızla yükselebilir insan! Sayfanı boşaltırsan daha iyi yazabilirsin o boş sayfaya! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Sen de bir maske tak, Tartini! Akıllı ol, maskeyle dolaş; gerçek yüzünü gizle; bu işlerin kuralı böyle! Dürüstlük sana bana mı kalmış? ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Bir parça gözyaşı, dindarlığın boyasıdır; bakanların gözlerini boyar ve onları dinsel samimiyete inandırır. ~ (Mehmet Murat ildan)  

* İnsan kedi gibi köşeye sıkıştı mı, yapmayacağı şey yoktur! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Zenginlerin bolca para harcaması gibi dost harcayamam ben, çünkü tek dostum var zaten! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Aç tilkinin düşünde cilveli tavuktan başka bir şey yoktur ki! ~ (Mehmet Murat ildan) 

* Tanrı zakkumu neden yaratmışsa kadını da o yüzden yaratmış! Zakkumların gösterişli çiçekleri vardır; doğaya güzel bir süs verirler, estetik verirler, sanat verirler, ancak zehirlidirler; kadın da bir zakkumdur, ara sıra seyredeceksin onu, ama dokunmadan çekip gideceksin! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Kadınların önemini bilmeyen, yaşamı anlamamış demektir; kafası eksik demektir! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Aslan heybetli, soylu bir hayvandır, ama yine de bir hayvandır! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* İnsanoğlu aynayı boşuna icat etmiş; çünkü aynaya bakıp da kendisini olduğu gibi gören yoktur şu dünyada; herkesin aynası kendi beyninde saklı; baksa da göremez onun gösterdiğinden fazlasını! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Sinyor Tartini, ben şarabı hiç sevmem; çünkü şarap esaslı bir hırsızdır; insanın en değerli hazinesini, yani aklını çalar ve onu bir deli gibi akılsız bırakır! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Kumar yoluna girdin mi o yolun bir çıkışı yoktur artık; çıkmaz bir sokaktır kumar! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Bazı felaketleri insan yalnız başına göğüslemelidir! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Her erkek bir çiftçidir! Eker ve ürün alır. ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Biraz herkes gibi ol; öyleymiş gibi ol, kendin gibi olma; numara yap! Bu dünya numaracılar dünyası; numara yapmayana mama yok! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Şeytan, içimizdeki bozuk ve iğrenç arzuların ta kendisidir! Şeytan bizim beynimizdedir! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Nehir suyu denize karıştıktan sonra onu geri çekmek mümkün mü? ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Doğrusunu söylemek gerekirse, nakavt olmuş birisine vurmak hiç de eğlenceli olmuyor, Tartini; çarmıha gerili bir adama birkaç çivi daha çakmanın ne zevki olabilir ki zaten? ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Parıldayan para dünyanın efendisidir! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Karıyı kocaya bağlayan sihir ne papazdır ne de aşktır; o işi başaran yalnızca gümüş paradır! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Akıl arıyorum burada, dostum, akıl arıyorum, mantık arıyorum, zekâ arıyorum, bir ışık arıyorum! Ben bir şeye körü körüne inanmam, akıl ararım ben, akıl; ispat ararım ben ispat! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Kadınlar denizlerdeki balıklar gibidirler; denize hayat katan, denizi neşelendiren, güzelleştiren onlardır; oysa manastır denilen balıksız denizde korkunç bir boşluk, dehşetli bir sessizlik var. Kadının olmadığı yerde ilkellik var! ~ (Mehmet Murat ildan) 

* Asık suratlı bir adamdan komik bir soytarı olamayacağı gibi, senin gibi hayat dolu bir adamdan da sofu olamaz! Sen hayatı yaşamaya mahkûmsun, çünkü için küflenmiş değil, için taze ve canlı! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Sevgili Tartini, insanın kendi canı öyle tatlıdır ki, bal bile onun yanında çok tuzlu kalır! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Hayat bir tahterevallidir, Tartini; birinin bahtı aşağı inerken ötekininki yükselir. ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Her kadının güzel bir yeri vardır. ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Aç insanın vicdanı olmaz. Açlıktan nefesi kokan bir insan, ağzından ateş püsküren ejderha gibi içindeki bütün erdemleri yakıp kül eder ve bir iblise döner! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Ölümün eşiğinde olan her insan ciddidir, sinyor! ~ (Mehmet Murat ildan)

* Yerde yürümek zorunda kalan kanadı kırık kuşların da bir zamanlar çok yükseklerde uçmuş olduklarını unutmayın. ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Bundan böyle ne kiralık olun ne de satılık; yularınız hep kendi elinizde olsun, sinyor, çünkü yalnızca yuları kendi elinde olan insan şereflidir! Kimsenin adamı olmayın; yalnızca kimsenin adamı olmayan bir insan haysiyetlidir! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Bazen ateşin içinden çıkanlar, gün gelir ateşi özlemle anarlar ve kendilerini tekrar ateşin içine atarlar! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Bir cinayete karışan insan, bir daha asla kendi yüzünü kullanmamalı! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Neden bir Brutus oluverdin de seni seven dostun Sezar’ı arkadan hançerledin? Çünkü karşıma bir Cassius çıktı ve beni ikna etti! ~ (Mehmet Murat ildan)  

* Dürüstlük en iyi seçenektir, sinyor! ~ (Mehmet Murat ildan)

Oyunun Sahnelenmesi

* İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Yönetmen: Hülya Karakaş, 2012, Istanbul. Oyuncular: Kutay Kırşehirlioğlu, Murat Coşkuner, Nazan Yatgın, Hülya Karakaş, Ömer Barış Bakova, Özgür Dağ, Pınar Demiral. Dramaturg: Gökhan Aktemur. Sahne Tasarımı: Rıfkı Demirelli. Kostüm Tasarımı Eylül Gürcan. Işık Tasarımı: Mahmur Özdemir. Efekt Tasarımı: Nesin Coşkuner. Video Tasarım: Aksel Zeydan Göz. Yardımcı Yönetmen: Ersin Umulu.

* Mavi Salon Gösteri Hizmetleri (Oyun içinde oynanan oyun Büyünün Gözleri isimli oyundan bir bölüm alınarak Ertan Ekmekçi tarafından uyarlandı); 2001, Bursa. 2011 yılında oyunun bütünü Ertan Ekmekçi tarafından sahnelendi; Bursa.

* Marmara Üniversitesi Tiyatro Topluluğu, Mimi Komedi Oyuncuları, Yönetmen Mustafa Barış Taşkın; Galatasaray Lisesi Tiyatro Günleri. 2005, ODTÜ Bahar Şenlikleri, Ankara; 2005, Ekin Tiyatrosu, Ankara.

* Konak Kültür Sanat Evi Tiyatrosu, 2005, Bursa. 

* Kırık Sandalye Tiyatro Topluluğu, Yönetmen Halit Oktay; Pendik Atatürk Kültür Merkezi, 2005,  İstanbul.

* Sinop Sanat Tiyatrosu, Yönetmen Erhan Kaya; 2005, Sinop.

* Karadeniz Teknik Üniversitesi, Handan İlyas, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü öğrencileri, İngilizce sahneleme, 2005.

* Kuşadası Tiyatrol Topluluğu, Yönetmen Barış Dinç, Mayıs 2006, Kuşadası.

* Kafkas Üniversitesi Tiyatro Topluluğu, Yönetmen Erdoğan Karaşah,  Akdeniz Üniversitesi 11. Uluslararası Akdeniz Gençlik Şenliği Açılış Oyunu, Mayıs 2008,  Antalya. 7. Üniversiteler Arası Tiyatro Şenliği, 7 Mayıs 2009, İstanbul, Kartal Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Türkiye Üniversiteleri Tiyatro Şenliği, 28 Mayıs 2009, Nişantaşı Rüştü Uzel Sahnesi.

Oyunun Çevirisi Üzerine

Oyunun 2000 yılındaki orijinal metni, çevirmen Yurdanur Salman tarafından İngilizce’ye çevrilmiştir. Oyunun 2012 yılındaki yeni versiyonu ya da yeni metni henüz çevrilmemiştir. 2000 çevirisi, çağdaş Avrupalı yazarlara yer veren “Absinthe: New European Writing” isimli dergide kısmen yayınlanmıştır. (Absinthe No:2, 2004)

Oyunun 2000 yılındaki orijinal metninin İngilizce çevirisine aşağıdaki linkten “Scripts” bölümü tıklanarak ulaşılabilir:

http://mehmetmuratildan.hpage.com/

İngilizce Çeviriden Bir Alıntı

EYES OF MAGIC (Büyünün Gözleri)

ACT I

SCENE I

 A marsh. It is foggy. In the pitch-black darkness the croaks of frogs and the quacks of ducks are heard. Count Monteverdi is looking around anxiously. He sees someone approaching slowly, with a candle in his hand.

 MONTEVERDI: Pellico, oh you, lazy snail! Even scabby dogs would look as active as playful baby-goats compared with you! I’ve been waiting for you for twenty minutes in this land of mosquitoes…(He scratches his face with his hand.)

PELLICO: Why are you in the dark, my good sir?

MONTEVERDI: I don’t have a light, that’s why!.. This must have been the birthday of the wild wind; it blew out the candle in my hand… A very unstable thing, this wind called the bodiless creature! At one place it feeds the fire, at another it extinguishes it! Well, what are you waiting for? For the sunrise? Why don’t you light the candle I’m holding in my hand, oh, man?.. (Pellico lights the candle in Monteverdi’s hand and moves away quickly with fright when he sees his master’s face.)

PELLICO: Signor Monteverdi, what happened to your face? You look like a piece of fabric that has been dipped into a cauldron of yellow die! Or is it that you have caught yellow fever? You’ve turned as yellow as the Chinese…

MONTEVERDI: As soon as I’ve set foot on this cursed island, I have become no different from paled autumn leaves or from yellowed wheat ears, believe me, for the pointed-faced, filmy-winged tax collectors in this country suck your blood instead of taking money from you! (He slaps his neck.)

PELLICO: So you’ve become the main course on the vampires’ table tonight?

MONTEVERDI: Pellico, these men are both vampires and sopranos; their voices are so sharp that, if there were a sword this sharp, it would cut a knight’s armour into two like a melon!..

PELLICO: When the red liquid in your body has been sucked up, the pink hue on your face has evaporated into the skies!.. At least, your blood hasn’t been spilled to the ground!..

MONTEVERDI: Oh, how I wish my noble blood were poison and it would make those ignoble mosquitoes to writhe in pain!..

PELLICO: To bring a withered body back to life, one has to feed it on red substances, Signor Monteverdi.

MONTEVERDI: Like radishes, red cabbages, and red beetroot, you mean?

PELLICO: What I meant was the noble red wine, Signor Monteverdi, not ordinary vegetables! If we could fill up your veins with some red wine, we could add a lot of colour to your face!..

MONTEVERDI: They say “Wine is Satan’s falcon,”; apparently he uses it in hunting men!..

PELLICO: These are nothing but unsound beliefs! Wine, like poetry or songs, cures one; health comes out of wine’s fountain. A body without wine is like a dessert without sugar… A pale woman can only be coloured with lipstick and rouge, and a pale man can only be coloured with wine!..

MONTEVERDI: Pellico, either keep to yourself these drinking house petty talk or go and share this absurd philosophy of wine with drunkards!.. Now, you tell me why you were so late?

PELLICO: Your long orders took a lot of time, Signor Monteverdi.

MONTEVERDI: (Talking to himself.) So they took a lot of time, ha? For a lazy man it takes ten minutes even to put his hand to his ear. If the Inquisition burnt the lot of lazy men instead of burning the witches, it would render a useful service to the Christian world! (To Pellico.) Have you cleaned off the mosses wound round the oars properly, Pellico?

PELLICO: I’ve cleaned them off as carefully as if I was picking out the food particles struck between my teeth, Signor Monteverdi.

MONTEVERDI: What about the boat? Have you tied it securely? Don’t forget that the boat and the water are in love with each other; you should never let them on their own; lo and behold, they have made an agreement with the wind and gone off on their honeymoon!..

PELLICO: I’ve tied it very firmly, Signor; it can’t escape anywhere, you must rest assured!.. But what is the reason for this expression of fright I see on your face, Signor Monteverdi?

MONTEVERDI: When you say with such definite expressions and with such relaxed and easy attitudes that you have accomplished a job, I am always seized by a great fright!.. Where did you tie the boat?

PELLICO: I’ve tied it to a reed in the marsh, sir.

MONTEVERDI: I should have guessed that! I am sure you have tied it to one of those weak reeds which begin to crack even when a mosquito perches on it… For this foolishness of yours a gigantic monument like the Cheops pyramid will be erected in your name, and the future generations reading the label explaining your accomplishments will be terrified with amazement!.. Oh, you king of illogicality, master of irrationality, symbol of stupidity, Pellico, can a piece of reed ever hold a huge boat of three meters?

PELLICO: It can, sir.

MONTEVERDI: You are a fool! If it were left to you, a cotton thread instead of hawser would have been enough to hold the gigantic ships in the harbour!.. You would venture to hang men on spider webs and to draw water from the wells with sewing thread!.. Don’t laugh now, don’t you ever laugh!

PELICO: I am not laughing, Signor; I am actually airing my teeth…

BÜYÜNÜN GÖZLERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME

On altıncı yüzyılda İtalyan Halk Tiyatrosu’nun (Comedia Dell’arte) tipik bir örneği sayabileceğimiz “Büyünün Gözleri” Kadıköy Belediyesi İkinci Oyun Yazma Yarışması’nda M.Murat İldan’a birinciliği getirmiş bir komedidir. Metin, Dell’arte unsurlarının büyük bir bölümünü içeren, Goldoni dönemi bir oyun olarak çıkıyor karşımıza.

Yazarı hiç tanımayan bir alılmayıcı, oyunun on altıncı yüzyılda yazıldığını düşünebilir. Kesin bir zaman verilmemekle birlikte olayın o dönemde geçtiğini anlıyoruz. “Kont”,” “uşak” gibi karakterlerin olması, teknolojinin hiç bulunmaması…bize bu izlenimi veriyor.

Comedia Dell’arte karakterlerinden en önemli iki tanesi: Pantolone ve Brighella; oyunda: Kont Monteverdi ve Pellico olarak karşımızda. Bunun dışında yine ana karakterlerden olan “Aşıklar”, daha farklı bir ele alışla ve oyun kurgusunu oluşturacak şekilde ele alınmışlardır. Tek bir kahraman yok. Kont Monteverdi, Pellicio ve Tartini’yle beraber Büyücü Metastasio, Sinyora Vittoria ve Domenico’da önemli karakterlerdir.

Oyun akışına baktığımızda, olaylar arka arkaya düzgün bir sırayla gelişiyor. Eylem ve zaman akışı art arda ve düzenli. Aradaki küçük duraksamalar ”Lazzi” ile gerçekleştirilmiş. Ancak oyunun akışında bir soruna yol açmıyor ya da gereksiz uzatmalar oluşturmuyor. Diyaloglar ustaca bağlanarak oyun kaldığı yerden devam ediyor. Genellikle kont ve uşağı arasında geçen diyaloglar  “lazzi” özelliğini barındırıyorlar.

Dil ve üsluba baktığımızda ise konuşmalar genelde kafiyeli ve benzetmelere dayalı. Gündelik konuşmalara şiirsel özellik katılmış. Diyaloglardaki kafiye ve benzetmeler güldürüye katkıda bulunuyor. Dilde de İtalyan Halk Tiyatrosu geleneği kullanılmıştır.

KARAKTERLER :

KONT MONTEVERDİ: Comedia Dell’arte “Pantolone” karakteriyle özdeşleşmiştir. Aç gözlü bir adam, parayı para olduğu için sever, cimridir. Kızını zengin biriyle evlendirmek ister. Monteverdi kumar yüzünden beş parasız kalmıştır. Borçlarını ödemek ve yeniden zengin olmak için kızını tüccar Domenico’yla evlendirmek istemektedir.

PELLİCO: Monteverdi’nin uşağı. Dell’arte deki tüm “zanni”lerin adeta bir birleşimidir. Hepsiyle ortak özellikler taşır. Doymak bilmeyen, açgözlü bir oburdur, cahil ve kabadır. Otoriteye karşı hoşgörüsüz; Aynı zamanda da sadıktır. Her şeye tepki verir: Açlık, aşk, tehlike… Bazen sivri akıllının, aptalın tekidir; bazen de kurnaz mı kurnazdır. Efendisiyle olan diyalogları çok önemlidir. Her şeyle alay eder, dine ve kiliseye karşıdır. Eğer kiliseye gidiyorsa kesin içinde menfaati olan bir durum söz konusudur. (Örneğin; kasabada kimse dinsize kız vermiyor diye, sırf evlenebilmek için kiliseye gider, sonra yine eski hayatına döner.) Entrika ve aldatmacada çok yeteneklidir. Her şeye hazırlıklıdır. Espri yeteneği gelişmiştir. Acımasız biridir ve güvenilmezdir. Her an hile yapmaya hazırdır. Bu özellikler zannilerin bütün özellikleridir. Pellico da bu özelliklerin hepsine sahiptir. Bu nedenle onda biraz Arlecchino,biraz Brighella bulabilirsiniz. Dell’arte oyunlarında en az iki uşak bulunması gerekirken, İldan, Pellico karakteri sayesinde bu açığı kapatmıştır.

TARTİNİ: Berber. Tanrı’ya ve dine inanmayan biri. Bu yüzden evlenemiyor. Hatta işleri bile bu yüzden bozulmuş durumda. Hem parasız hem de bekar olması hikayeye yön verecektir. Pellico’nun da en yakın dostudur.

Tartini, Dell’arte’nin ana karakterleriyle özdeşleşmemektedir. Kurnazlığı, entrika ve yalana başvurması, güvenilmezliği onu zannilere yakınlaştırır. Tıpkı Brighella gibi menfaati uğruna arkadaşını satar, verdiği sözleri tutmaz.

Hikayedeki tek çiftin Tartini ile Sinyora Vittoria olması onları “Aşıklar” karakterine yaklaştırsa da bu aşk Tartini’nin kendi entrikasıyla yani büyü yoluyla oluştuğu için bu kalıba uymaz. Tartini, bir efendinin uşağı olmasa da zanni karakteri taşır.

DOMENİCO: Zengin bir tüccar, kadın düşmanı, evlenmeyi düşünmeyen bir bekar. Kadından, kadın dırdırından nefret ettiği için evliliği aklından tamamen silmiş. Bu durum,Tartini’nin planını gerçekleştirmesine cesaret verir.

VİTTORİA: Kont’un kızı. El değmemiş bir bakire. Pantolone’nin kızı-aşık karakterinden çok farklı. Kimsenin aşık olamayacağı hatta bakamayacağı kadar çirkin, evde kalmış kız. Ancak büyüyle biri ona aşık olabilir.

METASTASİO: Ormanın deriliklerinde yaşayan, bataklıklarda gezen, gizemli bir büyücü. Vittoria’ya evlenebilmesi için büyü yapan kişi.

  SONUÇ :

             Metni Dell’arte özellikleri çerçevesinde incelediğimizde eleştirilecek bir yer bulamayız. En göze çarpan özelliği her şeyle alay edilmesidir.Örneğin; Pellico aşkla, büyüyle, efendisi ve onun kızıyla, dinle rahatlıkla alay ediyor. Bunu da en temel yalın benzetmelerle yapıyor. On altıncı yüzyıl İtalyan Halk Tiyatrosu’nun özelliklerini içeren bir metin olarak oldukça başarılıdır.

Reklamlar

Read Full Post »

Faustus pek çok edebiyat ve tiyatro eserinin kahramanıdır. Tarihi belgelere göre Johann Faustus 1480li yıllarda Almanya’da Knittlingen’de doğmuştur ve 1540 yılına doğru da Staufen-Brisgau’da ölmüştür. Faustus’un, kendini büyücülüğe vermiş ve bu alanda büyük başarılar elde etmiş biri olduğu 1540’tan sonra Almanya’da yayınlanmış bazı yazılardan anlaşılmaktadır.

Faustus’un oldukça genç yaşlarda gizli bilimlere yeteneği olduğu görülmüş; bir üniversiteden doktor veya tanrıbilim doktoru olduktan sonra da Almanya’da köylere ve kentlere gidip dolaşarak yeteneklerini halka sergilemeye başlamıştır. Bu sayede halk arasında büyük bir ün kazanmıştır. Yanında bulunan köpeğin şeytan olduğu düşünülmüştür.

Doktor Faustus bir gece Würtemberg’te bir handa ölü bulunmuş. Yüzü korkunç bir biçimde öldüğünü gösteriyormuş; bu nedenle halk arasında onu şeytanın öldürdüğü kanısı güçlenmiş. Halk onun ruhunu şeytana sattığına ve gerçek bir büyücü olduğuna kuvvetle inanmıştır. Büyücülük öyküleri kulaktan kulağa yayılmış ve Faustus ismi efsaneleşmiştir. Efsane onu insana şaşkınlık veren serüvenlerin kahramanı yapmıştır.

1587 yılına doğru Spiesz kitapevi tarafından bir halk romanı yayınlanmıştır: Historia von D. Johann Fausten. Bu kitapta zevke ve bilime susayan Faustus ruhunu kendisine 24 yıl hizmet etmesi karşılığında şeytana satar. Böylece şeytan Faustus’a büyük zevkleri tattırır, onu büyücülüğe alıştırır ve ona mucizeler yaratma gücü verir. Tabii bu kitapta Faustus basit bir büyücü, bir kötülük örneği olarak gösterilmektedir.

Faustus üzerine ilk tiyatro oyunu – Almanya’da yazılmış olması beklenirken – İngiltere’de, bir Cambridge mezunu olan ve 29 yaşında bir meyhanede bıçaklanarak öldürülen Christopher Marlowe tarafından yazılmıştır. Marlowe Faustus’a farklı yaklaşmıştır ve onu İngiliz Rönesans’ı açısından görmüştür. Rönesans insanı isteklerinde cesurdur; tutkuları, umutları, hayallerinin genişliği, acıları, üstün güçler karşısında yenilgileriyle Faustus’la özdeşleşmektedir. Okyanusları aşıp yeni ülkeler bulan İngiliz gemicilerinin yaptıkları da Faustvari olarak görünmüştür Marlowe’a. Bilgiye susayıp dünyanın bilgi sınırlarını aşmak için şeytandan yardım isteyen Faustus, Rönesans insanını hatırlatır ona.

Faustus, Marlowe’un kendi kişiliğiyle de örtüşmüştür. Marlowe’un dinsizlikle, bazı cinsel ahlaksızlıklarla suçlandığına dair kanıtlar vardır; Fransa’da Elizabeth’in emrinde casusluk yaptığı söylenir; hayatı çok hareketli geçmiştir. Bilgisizlikten kurtulmak, yaşamın sınırlarını aşmak, sıradanlıktan uzaklaşmak, maddi manevi her tür zenginlik içinde yaşamak Marlowe’un kişiliğinde de vardır…

Doktor Faustus konusu Almanya’da 18. Yüzyıl Alman edebiyatının büyük yol açıcısı Gotthold Ephraim Lessing tarafından yeniden gündeme getirilmiştir. Lessing bu konuda bir oyun taslağı da hazırlamıştır. Ancak Faust efsanesini bütün genişliği ile ele alan ve onu zenginleştiren Goethe’dir. Goethe’nin Faust’u gelmiş geçmiş başyapıtlardan, dünya yazının zirvelerinden biridir. Bu eseriyle tam 60 yıl uğraşmıştır Goethe! Yaşamının sonuna dek Faust üzerinde çalışarak yaşar ve onu tamamladıktan kısa bir süre sonra da ölür!…

Faustus’tan biraz bahsettik; peki Faustus’tan nasıl bir yarar sağlamalı, nasıl bir ders çıkarmalıyız? Benim bir oyun yazarı olarak Faustus’tan yararlandığım konulardan biri şudur: Doktor Faustus konusu değişik yazarlar tarafından değişik biçimlerde ele alınmıştır. Marlowe ve Goethe’nin Faust’ları vardır; F.M. Von Klinger’in Faust isimli romanı vardır. Aynı konunun farklı yazarlar tarafından farklı biçimde ele alınması edebiyatı gerçekten zenginleştirmekte ve yazar açısından da çok farklı bir deneyim sunmaktadır.

İki değişik Faust örneğinden yola çıkarak ben de Galileo Galilei isimli oyunumu yazdım. Bertolt Brecht’in Galile’si ile benim yazdığım Galile bütünüyle farklıdır elbette. Aynı konunun değişik tarz ve yorumla yazılması denemelerinin Türk Tiyatrosunda artmasının mutlak gerekliliğine inanıyorum. Shakespeare’in Jül Sezar’ı var; belki bir Alman ya da bir Türk oyun yazarının da Jül Sezar’ı olmalı. Buradaki temel nokta yeni yazılan Sezar’ın bütünüyle özgün olması gerektiğidir. Aksi takdirde ortaya sadece bir taklit çıkar.

Kişisel olarak, Faust’u okuduktan sonra çıkardığım bir başka fikir de şu olmuştur. Tiyatro mutlaka gizemli, doğaüstü konuları da ele almalıdır. Faust bunun güzel bir örneğidir. Türk tiyatrosunda bu konu çok ihmal edilmiştir ve edilmektedir. “Simyacının Karısı” başlıklı oyunumla bu alanda bir açılım yapmak istedim. Oyunda doğaüstü bir hikâye vardır; şeytan meleğe özenir, melek de şeytana! Türk tiyatrosunda bir konu çeşitliliği yaratılmasına yönelik çabalarımızı mutlaka artırmalıyız… Gerçeküstü, mistik konular üzerinde yazılmış oyunların çoğalmaları tiyatromuzu zenginleştirecektir.

Dr. Faustus ölümünden yüzyıllar sonra bile bizlere ilham kaynağı olmakta, bizi gizemli dünyalar üzerinde düşünmeye, yazmaya teşvik etmektedir…

Mehmet Murat ildan

http://mehmetmuratildan.hpage.com/

Read Full Post »

Amerika ve Kanada’da Thanksgiving Day (Şükran Günü) vardır. Tarihsel olarak baktığımızda, Şükran Günü hasat zamanı bitiminde yapılan bir kutlamaydı; Tanrı’ya teşekkür edip şükranları sunma günüdür kısacası. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü bildirilerinde şükran sunma meselesi hep unutulur.

İnsanları tiyatronun büyülü dünyasına çeken gerçekte nedir? Bizleri ve tiyatroyu seven milyonları tiyatroya bağlayan, ona saygı ve hayranlık duymamızı sağlayan şey geçmişte yaratılmış büyük eserlerdir! Bizi tiyatroya bağlayıp onu sevdiren Sophokles’in Antigone’sidir, Shakespeare’in Romeo ve Juliet’idir, Çehov’un Martı’sıdır, Goethe’nin Faust’udur, Moliere’in Cimri’sidir, Rostand’ın Cyrano’sudur, Gogol’un Müfettiş’idir!..

Bu büyük oyun yazarlarının büyük eserlerini literatürden çekip çıkarırsanız tiyatro bir anda korkunç fakirleşir, müthiş bir değer kaybına uğrar, sıradanlaşır. Tiyatroyu tiyatro yapan birincil güç onlardır. Dünya Tiyatro Günü benim için bir Şükran Günüdür! Yazdıkları eserlerle insanlığı yüceltmiş, özellikle kendilerinden sonra gelen biz oyun yazarlarına paha biçilmez bir vizyon vermiş bu büyük isimlere minnettarlık sunma günüdür. Onların isimlerini anmaksızın bir Dünya Tiyatro Günü kutlamak mümkün değildir.

Özellikle oyun yazarlığı yapanlar için 10-15 tane çok büyük hoca vardır ve bunlardan birinin öğrencisi olmak her zaman için büyük bir ayrıcalıktır. Bu hocalar artık yaşamıyorlar, ancak sevgi bağıyla onların öğrencisi olmak her zaman mümkündür. Çehov büyük bir öğretmendir, onun okulunda yetişmek zevklidir; İbsen iyi bir ustadır, onun mektebinde okumak güzeldir, Strindberg yaman bir üstattır, onun akademisinde eğitilmek pek hoştur….

27 Mart 2005 Dünya Tiyatro Gününde ben bu büyük isimleri şükranla anıyorum. Onlar tiyatroyu, baktığımız zaman büyülendiğimiz bir cennete çevirdiler, onlar tiyatroyu edebiyatın zirvesine taşıdılar, ona derinlik ve büyüklük, zarafet ve ihtişam kattılar. Bizim tiyatro aşkımızın ateşini yakan onların alevleridir!..

Tiyatro salonlarınız olabilir; dekorlarınız, paranız, pulunuz, ışıkçınız, oyuncunuz, makyajcınız, yönetmeniniz, dramaturglarınız, seyircileriniz olabilir, ama eğer büyük oyun yazarlarınız yoksa gerçek tiyatro yok demektir! Oyun yazarlığımızın ne denli önemli olduğu gerçeği maalesef bizde henüz anlaşılamamıştır!..

Yine bir Dünya Tiyatro Gününde, yeni ve “kaliteli” oyun yazarlarına gereken desteği ve önemi hiçbir şekilde vermeyen “kötü niyetli anlayışı” kınıyorum! Ancak kırlar, bakılmasa, gübrelenmese, sahipsiz de bırakılsa yine etkileyici çiçekler açacaklardır; çöllerde dahi çok güzel, çok görkemli çiçekler açar…

Mehmet Murat ildan

http://mehmetmuratildan.hpage.com/

Read Full Post »

Üstat Shakespeare’in göreceli olarak daha az okunmuş ve daha az oynanmış bir oyunu olan “Atinalı Timon” bir çeşit Ortaçağ Morality (Ahlak) oyunudur. Oyunda Timon önce ihtişam ve savurganlık içinde yaşar, sonra iflas eder ve arkadaşları ona yüz çevirirler, daha sonra da Timon bütün dünyaya küser.

Bu oyunda ilginç bir kişi vardır, adı Apemantus’tur. Apemantus için oyunun Dramatis Personae bölümünde huysuz bir filozof diye yazar. Apemantus’un en büyük erdemi gerçekleri görmesidir. Timon’un çevresi dalkavuklarla doludur, onu sömürmektedirler ve Apemantus bu dalkavukların namussuzluklarını açıkça görmekte ve bunu keskin bir dille söylemektedir.

Oyunun bir yerinde Timon Apemantus’a cömert davranmak ve öteki dalkavuklara verdiği gibi ona da bir şeyler vermek ister (altın para vs.) Ancak Apemantus bunu reddeder ve şöyle der: “Hayır, ben hiçbir şey istemem; çünkü ben de satılacak olursam kimse kalmaz seni eleştirecek…”

Yerinde yapılmış eleştirileri deniz fenerlerine benzetebiliriz, ya da gemi pusulalarına. Yolunu kaybetmişler için büyük bir şanstır bunlar. Akıllı insan eleştirileri dinler, doğruluk payı olanları bir kenara ayırır ve gerekli düzeltmeleri yapar…

Demek ki bir şeyler yanlış yapılırken doğruya gidiş için 2 şeye ihtiyaç vardır: Doğru eleştiri yapan, sözünü sakınmayan bir Apemantus’a ve doğru eleştiriyi dinleyecek, Atinalı Timon gibi reddetmeyecek, gerçeğe kulağını tıkamayacak esnek birine. Bu iki unsur varsa her şey yoluna girer.

Yanlış yolda olan biri için alkışlar, okşamalar, iltifatlar ona en büyük ihanettir. O yüzden, yanlışın görüldüğü yere Apemantus’un kamçısıyla vurmak çok doğru ve çok iyi bir harekettir. Bu yakıcı kamçı özellikle medya tarafından kullanılmalıdır. Yanlışı görüp de kamçıyı kullanmayan bir medya zerre kadar bile bir değer taşımaz. O halde bir ülkede medyanın değeri ne ölçüde Apemantusçu olduğuyla ölçülmelidir…

Mehmet Murat ildan

http://mehmetmuratildan.hpage.com/

Read Full Post »

Toplumcu olarak bilinen, ahlaksal konular üzerinde yoğunlaşmış Amerikalı oyun yazarı Arthur Miller, yaşayan her insanın üzerinde Demokles’in kılıcı gibi duran ölüme 89 yaşında yenik düştü…

Siraküza tiranı yaşlı Dionysios’un bir nedimi (yakın dostu) vardı, ismi Demokles’ti. Demokles sürekli olarak krala krallığın verdiği mutluluğu överdi. Kral Dionysios da “Senin de bu mutluluğu tatmanı istiyorum” diyerek tahtını bir günlüğüne Demokles’e bıraktı. Demokles buna çok sevindi, ancak şölenin ortasında başının üzerinde sadece bir tek at kılına bağlı bir kılıcın sallandığını gördü. Ölüm de Demokles’in kılıcıdır, yaşam bir tek at kılına bağlıdır, kesinlikle daha fazlasına değil…

Miller, 1916 yılı New York doğumludur. Amerikan toplumu ve tiyatrosuna sorumluluk anlayışını sokmaya çalışmıştır. Bir gün şöyle demişti Miller: “Ben, düşüncelerle alışverişi olmayan, ne yaptığını bilmeyen, bilmek de istemeyen bir toplumda yazıyorum…”

Miller temelde şunu söylüyordu: Yaşadığı toplumda herkes toplumsal bir sorumluluk duymalı, aksi takdirde suçlu olacaktır! Miller’ın ilk başarısı All My Sons (Bütün Oğullarım) oyunudur. Savaş pilotlarının güvenliğini hiçe sayarak para kazanan bir uçak motoru satıcısını anlatmıştır.

Miller’ın bizde de yaygınca bilinen iki önemli oyunu var. Bunlardan biri The Crucible (Cadı Kazanı-1953) diğeri de Death of a Salesman (Satıcının Ölümü-1949) dür. Cadı Kazanı 1962 yılında bizim iki ünlü edebiyatçımız, Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Günyol, tarafından çevrilip Milli Eğitim Modern Tiyatro Eserleri dizisinde yayınlanmıştı. Cadı Kazanı McCarthy’ciliğin komünizm avcılığının siyasal bir alegorisidir (öğüt verici hikayeleştirmesidir) Miller’ın kendisi de zaten 1940lı yıllarda komünistlik soruşturmalarına uğramıştı. Cadı Kazanı oyunu da McCarthy’ciliği eleştirdiği gerekçesiyle kovuşturmaya uğramış ve Miller suçlu bulunmuştu.

Diğer oyun “Satıcının Ölümü” onun en ünlü oyunudur. Miller üzerine çok sayıda kaynak vardır, ilgilenenler bunları inceleyebilirler. Miller’ın bize verdiği en önemli mesaj şudur: Toplum, bireyleri yanlış değerlere yönlendirebilir; ancak birey yanlıştan doğruyu çıkarma sorumluluğunda olmalıdır.

Her zaman yinelediğimi bir kez daha dile getireyim: Bir yazarı tanımanın biricik ve en etkin yolu onun eserlerini okumaktır. Arthur Miller’ın önemli oyunlarının ve göreceli olarak gölgede kalmış öteki oyunlarının önümüzdeki tiyatro sezonlarında oynanmasını umuyor ve diliyorum.

Şahsen ruhun varlığına inanmam (Bilim aksini kanıtlayıncaya dek en azından.) Ruh dediğimiz elle tutulamayan, görülemeyen o gizemli şey düşüncenin ta kendisidir. O halde Miller’ın bedeni öldü ancak ruhu yaşamaktadır ve bu ruh onun eserlerindedir… Arthur Miller 89 yaşındayken eski eşi Marilyn Monroe’yu konu alan yeni bir oyun yazdı, yani ölümüne kadar yazarlık yaptı…

Mehmet Murat ildan

http://mehmetmuratildan.hpage.com/

Read Full Post »

Piramit, üç boyutlu geometrik biçimler arasında en çok ilgi çekenlerden biridir; gerçekten güzel, orijinal bir şekli vardır. Bir küreyle ya da bir küple bir piramidi yan yana koyduğumuzda hemen ilk dikkatimizi çeken şeyin piramidin noktasal ve tek bir zirvesinin olduğudur. O yüzden piramit, kademeli yükselişi anlatan olaylar veya aşağıdan yukarı doğru bir gelişimi, bir evrimi belirten durumlar için örnek olarak sıkça kullanılır.

Mesela mistik dünya için böyle bir piramit ortaya koyarsak bu piramidin zirvesinde Gautama Buda yer alır. Krişna, Mahavira, İsa gibi mistik ustalar elbette vardır, ama Buda mistik dünyada gelmiş geçmiş en büyük ustadır. Bu konu da çok ilginç olmakla birlikte asıl konumuz tiyatro olduğu için bu yazımda oyun yazarları bağlamında Tiyatro Piramidi’nden bahsedeceğim şimdi.

Tiyatro Piramidi’nin (ve esasen edebiyat piramidinin de) zirvesinde hiç şüphesiz Elizabeth çağının oyun yazarı William Shakespeare yer alır; bu evrensel bir yargıdır. 17. yüzyıldan 21. yüzyıla kadarki bütün yüzyıllarda Shakespeare bu piramidin tepesindedir. Shakespeare’den önceki yüzyıllarda bu piramidin tepesinde kim vardı dersek benim cevabım “Kimse yoktu!” olur; Shakespeare’den önce piramidin tabanında çok sayıda, ortasında da az denecek sayıda yazar vardı elbette, fakat o zamanlarda, aşağıdan bakıldığında görülemeyen ancak hissedilebilen o sivri tepeye ulaşan henüz olmamıştı…

Bu konuya Nepal-Tibet sınırında bulunan Himalaya’lardaki Everest zirvesinden somut bir örnek verebiliriz. Everest’e çıkma girişimleri 1920’li yıllarda başladı. Her seferinde oldukça yükseklere çıkılmış ama zirveye uzun bir süre ulaşılamamıştır. 1922 General Bruce seferi, 1924 Norton seferi, 1933 Hugh Ruttledge seferi, 1935 Shipton seferi, 1938 Tilman seferi… 1953 yılına geldiğimizde Yeni Zelandalı Edmund Hillary ve onun taşıyıcısı meşhur Şerpa Tensing 8840 metrelik zirveye çıkmayı başarmışlardır!..

Geçmiş zamanlardaki “Kaliteli” oyun yazarlarının yaptıklarını da hep bu seferlere benzetebiliriz: Aiskhylos seferi, Sophokles seferi, Euripides seferi, Plautus seferi, Lope de Vega seferi, Marlowe seferi… Bu seferlerin her birinde farklı yüksekliklere çıkılmıştır, ama hiçbir zaman zirveye ulaşılamamıştır. Zaten görülebilen bir zirve de yoktur, onu bazı iyi donanımlı oyun yazarları sürekli yukarı çıkarak kendileri inşa etmişlerdir esasen. Fakat çıkılan her noktada zirvenin daha yukarda bir yerlerde olduğu hissi o oyun yazarlarının zihninde her zaman mevcut olmuştur.

Dağcılıktan örnek verdim ama şunu unutmayalım ki, Sör Edmund Hillary’den sonra Everest’in zirvesine onlarca yeni dağcı çıkmıştır, oysa Tiyatro Piramidinin zirvesine Shakespeare’den bu yana çıkan olmamıştır. Shakespeare’i o zirveye çıkaran sihirli güç dramatik yapıdan, seçtiği konulardan, yarattığı ya da ödünç aldığı karakterlerden ziyade onun kullandığı eşsiz dildir. Shakespeare’i o zirveye estetik olarak kullanılmış “Üst Düzey Edebiyat” çıkarmıştır, kullandığı eşsiz “Üslup” onu o kadar yükseğe taşımıştır…

Bir Çehov, bir Moliere de büyük oyun yazarlarıdır, ama onlar şu anda sadece Shakespeare’in bulunduğu o noktasal zirvede yer almazlar. Kral Lear’dan bir bölüme bakalım: “Onu böyle, sahip olduğu bütün sakatlıklarıyla, dosttan yoksun, nefretimize yeni evlat olmuş, lanetimizle çeyizlenmiş ve andımızla gönlümüzden uzaklaştırılmış olarak alıyor musunuz?” İşte zirvenin en önemli sihri bu enfes yazım tarzıdır. Bu yazım tarzını, konuşmalardaki büyük sözleri, “Güzel söz söyleme sanatını” kaldırıp atın, o zirve de yok olur; bu durumda, Everest örneğini verirsek eğer, 8840 metrelik zirvenin belki 2 km aşağısına düşeriz!..

Bazı antik çağ bilginlerinin eserlerinde meselâ daire için “En güzel şekil” dendiğine rastlarız. Shakespeare biçemi de yaratılmış en güzel biçemdir. Kullandığım sıfatı tekrar edeyim: “Güzel!” Onun cümleleri için bu sıfat çok uygundur, ama eksiktir: Tam olarak söylemek gerekirse “Güzel ve güçlü!” Pek çok yazar farklı üsluplar, farklı biçemler kullanmışlardır; mesela önceki yazımda August Strindberg’in değişik anlatım tarzlarına öncülük ettiğinden söz etmiştim, fakat bunlar sadece değişik anlatım biçimleridir, Shakespeare biçemi yanında sıradan kalırlar.

Her “ciddi” oyun yazarının hayalinde veyahut bilinçaltında Tiyatro Piramidinin zirvesine çıkmak vardır; burada elbette “Niteliksel” anlamda bu zirveye çıkmaktan bahsediyorum. Bu zirveye giden yol kesinlikle “Üst düzey edebiyattan” geçer. Başka hiçbir biçimde oraya ulaşılamaz. Dünyanın en iyi dramatik yapısını da kursanız, “Üst düzey edebiyatsız” oraya çıkılamaz. “Yüksek edebiyat” yüksek dil ustalığı gerektirir. Shakespeare’den sonra onun eriştiği düzeye çıkmak isteyenler olmuştur. Ancak onlar hep bir şeyleri ya da pek çok şeyleri eksik yapmışlardır. Ya çok arzuladıkları halde “Üst düzey edebiyat” kullanamamışlardır, ya “Yüksek Edebiyatı” kulağa hoş gelen akıcı bir tarza dönüştürememişlerdir ya da Shakespeare oyunlarındaki sözsel büyüklükleri, üstün söz cambazlıklarını, estetik güzelliği atlamışlardır…

Politikada, askeri alanda ve öteki bütün alanlarda olduğu gibi sanatta da bir “En üste ulaşma” meselesi vardır. Nasıl ki Büyük İskender, Napolyon ve Adolf Hitler gibi generaller kendilerine nihai hedef olarak bütün dünyayı fethetmeyi seçmişlerdir, Shakespeare’den sonra gelen pek çok oyun yazarı da, Schiller, İbsen vs. düzeyindeki yazarları kastediyorum, açıkça ya da daha yaygın bir biçimde “gizlice” Tiyatro Piramidinin tepesine çıkmaya çalışmışlar, Shakespeare’in sanat alanında elde ettiği “Dünya egemenliğine” kavuşmayı arzulamışlardır.

Yeri gelmişken söyleyelim ki, William Shakespeare hiç kimseyi öldürmeden bir tür “Dünya egemenliği” elde etmiştir; sanatın bu yönü gerçekten ne kadar takdir edilse azdır. Sanat, güzellikle dünyayı fetheder; askerle, güçle, zorla, cinayetlerle elde etmez… Birincisi kalıcı olur, ikincisi gelir gider… Birincisi Tanrısal, ikincisi şeytanidir.

Bu “Niteliksel anlamda en üste ulaşma” arzusuna dönelim şimdi. Eğer bu arzuya şan, şöhret elde etme arzusu gibi “Alt seviye” duygular, “Egonun yarattığı bu bayağılıklar” karışmışsa ona saygı duyulamaz. Bu arzunun beslendiği kaynak temiz olmalıdır, yani en büyük ustanın olduğu yere onun yarattığı edebî güzellikleri, o en yüksek standardı yeniden ve hatta daha geliştirilmiş bir biçimde yaratabilme hevesiyle, böyle bir hedefle yola çıkılmışsa o zaman buna saygı duyulur.

Bu hedefe doğru yükselen merdivenin ilk basamağı sevgidir. Yani Tiyatro Piramidinin zirvesini Hamlet oyunuyla somutlaştıracak olursak – ki esasen edebiyatın da zirvesidir burası ve tiyatro ile uğraşanlar için büyük bir mutluluktur bu – işte bu oyunu okuduğunuzda yaratılmış bu “yüksek” değere karşı içinizde bir “Sevgi” duygusu oluşmuşsa o zaman ilk basamağa çıkılmış demektir. Sevgi, ilk adımdır ve büyük bir adımdır; başka pek çok kapıyı olduğu gibi bu kapıyı da açacak olan sevgi maymuncuğudur.

Kapıyı açtıktan sonraki ya da ilk basamağı çıktıktan sonraki süreç uzundur. Gerçek bir dil ustalığına ulaşmak zaman alır ve doğuştan gelen yeteneklerle de belirlenmiş bir sınırı vardır. Yani herkes “Üst düzey dil ustalığına” erişemez ve esasen oldukça az sayıda kişi erişir… Shakespeare’in özel tiyatro diline baktığımızda “uzun cümleler” vardır. “Uzun ve aynı zamanda sıkmayan cümleler” dil ustalığı açısından önemli bir göstergedir. Kısa cümleli yapıda dil ustalığı olmaz. Kısa cümleli yazar esasen dil ustalığından uzak olan yazar anlamına gelir… Başarılı ve estetik olan bir uzun cümle kurmak zordur, kısa cümleyi kurmak çok kolaydır, herkes kısa cümle kurabilir… Ama şunu da ekleyeyim, uzun cümle estetik ve akıcı olmalıdır, yoksa sıkıcı olur… Shakespeare cümlesi sıkmaz, onun cümleleri ağdalı değil “sanatlıdır,” iyi işlenmiştir yani.

İnsanın kutsal amacı nedir? İnsanın kutsal amacı evrimleşme sürecine katkıda bulunmaktır diyebiliriz. Evrimleşme ileri gidişi sembolize eder. Tiyatro dünyası Shakespeare’le birlikte evrimleşme sürecinde, yani yukarıya çıkışta gerçekten müthiş bir sıçrayış yapmıştır; bu bir “quantum sıçrayışıdır!” Yerdeki bir canlının evrimleşip uçmaya başlaması gibidir bu!… Demek ki tiyatroda evrimleşmenin daha da ileri bir aşamaya gidişi için öncelikle Shakespeare zirvesine çıkılmalı, sonra da bu zirve aşılmalıdır. Gelişmenin bir yerde zirve yapıp orada durması hiç de istenen bir durum değildir; istenen şey sürekli yeni zirvelerin yaratılmasıdır. Eğer sonsuzluk varsa, koşmanın da sonu yoktur; bunu insanoğluna verilmiş bir ceza olarak da görebilirsiniz, bir nimet olarak da. Ama eğer bir şey bitmişse, mesela tiyatronun zirvesine ulaşılmışsa, o zaman o alanda her şey de bitmiş demektir; bir şey bitmişse o şey sıkıcıdır artık. O yüzden insanın ihtiyaç duyduğu şey bir şeyin “bitmemiş” olmasıdır, bir şeyin “daha ileri götürülebilecek bir yanının kalmış olmasıdır.” Tiyatronun zirvesine ulaşılmışsa ve artık ötesi yoksa o zaman biz ne yapıyoruz? Zaman mı geçiriyoruz? Ama şanslıyız ki bir zirve var ve onun ötesi var, onun ötesine giden yol da zirvedeki kapıdan geçer.

Yeni tiyatro hareketlerinin ortaya çıkışı bu zirveye yaklaşım açısından bir yarar sağlamaz. Absürd tiyatroyu örnek vereyim. 1950’lerden sonra yaygınlık kazanmış bir harekettir bu, ama bu alanda verilmiş oyunlar, içlerinde güzel olanları varsa da, bahsettiğim o zirvenin çok altındadır. Yeni biçemlerle bu zirveye yaklaşılmaz, bu zirve bu yeni hareketlerle aşılmaz, aşılamaz… Hamlet’e ancak “Hamletvari” (ama bambaşka bir konusu olan) bir oyunla yaklaşılabilir, Hamlet ancak “Hamlet-üstü” bir oyunla aşılabilir ki bu oyunun dil özellikleri Hamlet’inkinden daha gelişmiş olmalı, derinliği ondan derin olmalı, içtenliği ondan daha içten olmalı… Bunun müthiş zorluğu da aşikardır…

Shakespeare “kalitesine” yeniden ulaşılmalı ve hatta daha ileri bir aşamaya geçilmeli derken bu meseleye “Hırs,” kapitalist sistemdeki “Rekabetçi mantık” girmişse olay “çirkinleşmiş” demektir. Sanatın ilerleyişi hırsla değil sevgiyle olmalıdır. Bir Napolyon belki Büyük İskender’in önüne geçmek hırsıyla yanıp tutuşarak hamlelerini yapmış olabilir, ama bir sanatçı sadece Shakespeare’in yarattığı güzelliklere ulaşmak ve onları daha geliştirmek gibi “masum bir arzuyla” hareket etmelidir.

Konunun Türk Tiyatrosuyla ilgili bölümüne geleyim. Geçmişte Türk Tiyatrosu hiçbir zaman evrensel bir yükseklik belirlememiştir, yani dünya oyun yazarlarına  esin kaynağı olacak bir yükseklik yaratmamıştır ve piramidin tabanında, o çok kalabalık yerde, nefes almanın zor olduğu o mekanda dolaşıp durmuştur. Örnek vermem gerekirse bir Cyrano de Bergerac bir yüksekliktir, Çehov’un Martı’sı bir yüksekliktir ve Edmund Rostand ya da Anton Çehov bütün dünya oyun yazarlarına bir esin kaynaklığı teşkil etmiştir. Bunu yapmanın yolu “üst düzey” değer yaratmaktır. Yani bir “Goethe Faust”u yaratılacak, sonra Faust’u okuyanlar bu oyundan küresel ölçekte etkilenecekler (Okuyanlar diyorum çünkü sahnede izlemek anlıktır, uçar gider, okuma önemlidir, okuma kalıcıdır, okurken salon yoktur, oyuncular yoktur, olayın özü vardır, dikkatler dağılmaz, metin üzerinde, düşünce üzerinde yoğunlaşılır.) Bu olay, esin kaynaklığı yapan bir yükseklik yaratmaktır. Türk tiyatrosu “yeni” yazarlarla, “yeni” kuşakla bu işi başarabilir.

Yazımın sonlarına yaklaşırken şunu da belirteyim: Everest Dağı’nın zirvesine çıkmak isteyenler için çok zorlu bir süreç vardır. Yeterince iyi donanmış bir dağcı da olsanız önce saatlerce sürecek bir yolculukla Nepal’in başkenti olan Katmandu’ya gitmeniz gerekir. Katmandu’dan Everest ana kampına yaklaşık 2 haftalık zorlu bir yürüyüş vardır!! Sonrası zaten bir başka ürkütücü süreçtir. Ama Tiyatro Piramidi’nin zirvesine (okuma bağlamında) çıkmak isteyenler en yakın kitapçıdan mesela 9 YTL’ye (Yukarı doğru kurnazca bir yuvarlamayla bir zam gelmediyse eğer!!) bir Macbeth alıp okuyabilirler, ya da “Bir Yaz Gecesi Rüyası,” daha ince olduğu için daha ucuzdur da!..

Mehmet Murat ildan

http://mehmetmuratildan.hpage.com/

Read Full Post »

Yazıma önce sanat dışındaki bir geri kalmışlık örneğimizle başlayacağım, daha sonra konuyu tiyatroya bağlayacağım. Türkiye’nin üç büyük ilinde metro çalışmaları yapılıyor. Bu haberlere sevinmenin ötesine geçip daha derin, daha ayrıntılı düşündüğümüzde ortaya trajik bir gerçek çıkıyor. Trajik gerçek nedir? İlk şehir içi yer altı metrosu 1863 yılında Londra’da 6.5 kilometre olarak yapılmış! Paris’in ilk metrosu 1855 yılında tasarlanmış ve 1900 yılında işletmeye açılmış. Berlin metrosu da 1902’de işletmeye açılmıştır. Bu örnekleri Madrid, Moskova, New York gibi başkentler için de çoğaltmak mümkün. Vardığımız sonuç çok açık: Metro işinde yaklaşık 100 yıl geride kalmışız!.. Dile kolay, yüz yıl!..

Bu örneklerden hareket ederek düşünmeye devam edelim: İnsanın yaşam süresi 10 bin yıl olsa, böyle gecikmelere pek aldırmayız; ama hayat fotoğraf çekerken patlayan flaşlar kadar kısadır ve hizmetlerin gelişindeki her türlü gecikmenin etkisi ve bedeli de çok büyüktür! İngilizlerin büyük büyük anneleri, büyük büyük babaları metroya binmişken, daha Türkiye’deki anneler, babalar ancak son yıllarda metroya binmek şansına erişmişlerdir, o da sadece birkaç büyük kentimizde!.. Gecikmenin bedeli ülkemizde güzellikleri, uygarlığın nimetlerini bazı kuşakların hiç yaşamamasıdır, başka ülkelerin o dönem kuşakları bunları doyasıya yaşarken…

Apollo 11’in kumandanı Neil Armstrong 21 Temmuz 1969’da aya ayak basmıştı. Şimdi kendimize soralım: Bizler acaba kendi yapacağımız uzay mekiğiyle aya ne zaman gideceğiz? 2069 yılında mı? Yani onların aya gidişinden yüzyıl sonra mı? Bu süreyi bilemem, ama “Tiyatromuzda Aya Yolculuk” olarak mecazi bir biçimde bahsettiğim olay, yani tiyatromuzun evrensel bir başarı, küresel bir tanınmışlık elde etmesi, bir Fransız, bir İngiliz tiyatrosu gibi “Büyük Tiyatro” sıfatına hak kazanması için o kadar beklenmeyeceği kanaatindeyim. Çünkü her türlü zorluğa, her türlü olumsuzluğa, her türlü caydırıcı faktöre rağmen az sayıda da olsa yeni oyun yazarları yetişmektedir. Bunlar, muhakkak ki “Büyük Tiyatro” için, “Büyük Oyunların” şart olduğunu kavramakta ve bu amaca yönelmekte daha duyarlı davranacaklardır.

Şimdi geçmiş zamanlardan bir oyun seçelim, mesela Antigone. Bu oyun yaklaşık 2440 yıl önce Sophokles tarafından yazılmıştır. Bizde Batılı tiyatro anlayışına uygun ilk Türk oyunu olarak gösterilen Şinasi’nin Şair Evlenmesi 1859 yılında yazılmıştı. Antigone’den yuvarlak hesap 2300 yıl sonra bizde bir oyun yazılmış. Oyun alanındaki sanatsal yaratımı ihtirassız bir yarış olarak düşünürsek eğer, biz yarışa 2300 yıl geç başlamışız! Türkiye’de oyun yazarlığı yapan kişilerin bunu mutlaka göz önüne almaları gerekiyor. Bu gerçeğin arkasına da sığınamayız; ne yapalım, biz geç başladık, o yüzden geriden takip ediyoruz diyemeyiz. Yarışa geç başlayan daha hızlı koşmak zorundadır, eğer yarışa erken başlayanları yakalamak, onların eriştiği üretim kalitesine erişmek gibi evrensel bir kaygımız varsa tabiî.  Yarış derken elbette kapitalist açgözlü yarışı kastetmiyorum; sevgiye dayalı bir yarışı kastediyorum.

Yazarların hızlı koşmaları da yetmiyor; koşu yolundaki engellerin de kaldırılması gerekiyor! Yollara muz kabukları atılmasına, çukurlar kazılmasına, bariyerler konulmasına asla izin verilmemelidir… Devlet ve özel sektör, Büyük Türk Tiyatrosu için şu anda yapmakta olduğundan çok daha fazlasını yapmak durumundadır ve yapabilecek durumdadır… İnsan hayatı kısa, gecikmelerin bedeli büyük…

Mehmet Murat ildan

http://mehmetmuratildan.hpage.com/

Read Full Post »

Older Posts »