Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Çehov’

Antik tiyatrolara bakıp da yüzümüzün kızarmaması zor! Neden zordur sorusunu geçen hafta Efes antik tiyatrosunu gezerken aklıma gelen düşüncelerle açıklayayım. Efes antik kentinin büyük tiyatrosu Panayır Dağı’nın batı eteğinde bulunmaktadır. Sanat tarihi açısından çok değerli kabul edilen sahne Efes döneminden günümüze kadar en iyi muhafaza edilmiş yapılardan biridir. 3 katlıdır bu tiyatro! 1. yüzyılda İmparator Neron binanın 2. katının muhteşem oymalar, heykeller ve sütunlarla bezenmesini sağlamıştır. Milattan sonra 2. yüzyılda da Septimus Sevenus 3. katı inşa ettirmiştir.

Efes Büyük Tiyatrosu 25.000 seyirci kapasitelidir! Bizim bugünkü küçük ve ucube tiyatro salonlarının kapasitesini düşünürsek olayın büyüklüğü daha belirgin olarak ortaya çıkar. Tiyatro 50 metre çapındadır. Tiyatronun özelliklerini uzun uzadıya anlatabiliriz. Burada önemli olan konu bizden yüzyıllar önce yaşamış insanların bu yapıları inşa etmiş olmaları ve aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen bizlerin bu topraklarda halen böyle sanatsal tiyatro anıtları yapmamış olmamızdır!

Tiyatro insanın zihinsel gelişimine, zekâsal evrim basamaklarında daha yukarılara çıkmasına katkı yapan bir sanat dalı olduğu için bin tane kiliseden, bin tane camiden, bin tane sinagogdan, bin tane saraydan daha önemlidir. Üstat Shakespeare’in, Çehov’un, Moliere’in bir cümlesiyle kişi bir anda bulunduğu düşünsel noktadan kurbağa gibi ileri doğru sıçrayış yapabilir, daha üst bir düşünsel noktaya geçebilir. Önceki bir yazımda belirttiğim gibi tiyatro bir okuldur. Bizler gözümüzün önünde pek çok antik tiyatro örnekleri olduğu halde bunlardan esinlenip bu topraklarda yaşamış insanların yolundan giderek yepyeni, sanatsal değeri yüksek tiyatro yapıları inşa etmemişiz; bununla da kalmamış, başımız sıkışınca popçuları antik tiyatrolarda sahnelere çıkartıp geçmişin değerli miraslarına konser alanı gözüyle bakmışız. Belki bir süre sonra bu antik tiyatrolarda sünnet şölenleri de olacak, “Bıdı bıdı çekirge” şarkıları eşliğinde göbek atılacak, belki fenni sünnetçi de çocukların arasında Kral Lear ya da Hamlet kılığında dolaşacak, eğer halen olmamışsa tabii!..

Türkiye’de tiyatronun gelişmesi isteniyorsa oyun yazarlığı, oyunculuk, tiyatro eğitimi vesairelerin yanında tiyatro mekanları, tiyatro binaları konusu üzerine de ciddi olarak eğilmek gerekiyor. En önemlisi de, ülke insanlarımıza “Baştan savmacı,” “Her şeyle yetinmeci” değil “Seçkinci felsefenin” aşılanması gerekiyor. “Seçkinci felsefe” seçkin olanın peşinden koşmak demektir; yapılan işlerde en iyisini yapmaya çalışmak demektir, en iyinin yapılmasını beklemek demektir; sıradanlıktan kaçıp sıra dışılığı aramak demektir; kalitesizliği şiddetle reddedip, kaliteye, elit olana yönelmek demektir. Bütün bunlar “Reddetmeyle” başlar.

İnsanlarımız reddetmeyi mutlaka öğrenmeliler. Kötüyü reddetmek, yanlışı reddetmek, yetersiz olanı reddetmek… “İdare ediyoruz”culuk ve “Yarabbi şükürcülük” Türkiye’nin ilerlemesinin önündeki korkunç bir engel. “Seçkinci felsefe,” ‘öyle ya da böyle tiyatro binalarımız, tiyatro salonlarımız var, idare ediyoruz işte’ mantığını reddeder; “Buna da şükür”ü reddeder. Daha iyiye, en iyiye ulaşmak reddetmeyle başlayabilir ancak. Var olanı kabulleniş, olandan daha iyisinin mevcut şartlarda olamayacağı yanılgısına düşüş bizi düşük seviyelere mahkûm eder ve etmektedir. Çözüm, “reddetmeyle” başlar.

Mehmet Murat ildan

http://mehmetmuratildan.hpage.com/

Reklamlar

Read Full Post »

Çok değil, iki yıldan az bir süre sonra, 2006 yılının Mayıs ayının yirmi üçünde drama sanatının dev isimlerinden üstat Henrik İbsen ölümünün 100. yıldönümünde büyük törenlerle anılacak. Öldüğünde 78 yaşındaydı İbsen. Eleştirel gerçekçi tiyatronun önde gelen isimlerinden ve burjuva tragedyasının temsilcilerinden Norveçli bu ünlü oyun yazarı küçük bir kasabada 1828 yılında doğmuştu. Babası tüccardı ve epeyce varlıklıydı. Ancak İbsen sekiz yaşındayken babası mali bir güçlüğe girdi; bütün servetleri yok oldu. Zengin evlerini ve kasabayı terk edip fakir bir konuta taşındılar.

İşte tam da bu sıralar İbsen yalnızlığı sever oldu, topluluktan kaçtı; karanlık odalara kapandı, kardeşleriyle oyun oynamadı, yalnızlığı seçti. Küçük İbsen resim yapar, babasının kütüphanesinde yer alan denizcilik öykülerini okurdu. 14 yaşlarında tekrar eski kasabalarına geri döndüler. Papazlar tarafından yönetilen bir okula başladı İbsen ve sürekli İncil okudu.

İki yıl sonra, 16 yaşındayken öksüz kaldı; hayatını çalışarak kazanmaya başladı. Bir başka kasabada çırak oldu. Bir eczanede haplar, şuruplar hazırlamaktaydı ve edebiyatla ilgilenmekteydi. Norveç o zamanlar Danimarka egemenliği altındaydı ve milliyetçilik artmaktaydı. Norveç dilinin gelişmesi için tiyatroya ulusal oyunlar veriliyordu. İbsen bir eczacı olmak istemiyordu. 1850 yılında Kristiana (Bugünkü Oslo) üniversitesine girdi. Ancak dersleri pek iyi değildi. O yıllarda İbsen en büyük usta Shakespeare’i, Goethe’yi, Schiller’ı hararetle okuyordu. İlk oyunu Catilina’yı yayınladı. Catilina Romalı bir suikastçıydı. İbsen’in ihtilalcilere karşı derin bir ilgisi, sempatisi vardı. 1850-1899 arasında İbsen yirmi beş oyun yazdı. Şiirler yayınladı. Yönetmenlik yaptı. Kristiania tiyatrosuna müdür oldu. Tanınmış bir yazarın kızıyla evlendi. Karısı yüksek sınıftan değerli, kültürlü bir kadındı. Üstat İbsen’in eserlerindeki kadın tipleri çok kuvvetlidir. Bunları kendisine ilham eden karısı Suzanne Thoresen’dir. Üstat oyunlarını eşine okur, onunla tartışmaktan zevk alırdı.

Kristiana, şimdiki Oslo, o zamanlar geri kalmış bir yerdi. İsyankâr karakterli bir oyun yazarı pek çok düşman da kazanmıştır. 1864 yılında Prusya Danimarka savaşı çıktığında İbsen Norveç’in Danimarka’yı desteklemesi gerektiğini söylemiş, ancak bu yardım gerçekleşmemişti. İbsen çok sevdiği ülkesini terk edip İtalya’ya, Roma’ya gitti. 2 yıl sonra Brand’ı yazdı. Bu güzel oyun 1945 yılında İskandinav klasikleri başlığı altında Milli Eğitim Bakanlığınca yayınlanmıştır. Dramatik bir şiirdir Brand; hayalleri uğruna ailesi de dâhil olmak üzere her şeyi feda eden bir idealist anlatılmaktadır oyunda. Bu oyun onu şöhrete ve maddi güvenceye kavuşturdu. İbsen 39 yaşına geldiğinde insanın sahici benliğine kavuşmasını anlatan Peer Gynt (Per Günt) adlı eserini yazdı. Bu eser pek çok kez sahnelenmiş, o öldüğü zaman da ulusal tiyatroda onu anmak için özel olarak oynanmıştır.

Kısa boylu, şişman, sık beyaz saçlı, yuvarlak sakallı, şişkin favorileri ta uzaktan bile kolayca fark edilebilen İbsen gittiği her yerde inzivaya çekilerek yaşamış ve durmadan, makine gibi yazmıştır. Dışarıda ünü ve etkisi artmaktayken, kendi ülkesinde pek takdir edilmiyordu. İbsen şehir şehir dolaşıp sürgün hayatı yaşıyordu. İnsanlardan uzakta kaldı. Kalabalıklar onu korkutuyordu. 1891 yılında, 63 yaşındayken Norveç’e, sevdiği yurduna döndü. 7 yıl sonra İsveç kralı, devlet adamları, halk, hemen herkes onun önünde saygı ile eğilmekteydiler. 27 yıl yurt dışında yaşamıştı; vatandan uzak 27 yıl!..

Çehov’un “En beğendiğim yazar,” dediği Henrik İbsen anlatıldığına göre o sıralar az okuyan biriydi. Çalışma odasında pek kitap bulunmazdı. Resim yapardı. Bir ara felsefe doktorası da yapmıştı. Bu diplomasıyla her zaman gurur duymuştur Dr. Henrik İbsen. Bu büyük yazar 1906 yılında vefat etti. Onun pek çok oyunu Türkçe’ye çevrilip basılmıştır: John Gabriel Borkman, Yapı Ustası Solness, Nora Bir Bebek Evi, Yaban Ördeği ve Brand MEB tarafından basıldı. Rosmersholm’u da Kültür Bakanlığı basmıştır. Peer Günt de Remzi Kitabevi’nce basıldı. Bunların hepsi kitaplığımda mevcuttur, değerli kitaplardır bunlar.

2006 yılı için ülkemizdeki tiyatrolar da İbsen’den şimdiden oyunlar seçmeli, programlarını şimdiden oluşturmalılar. Bazı oyunları oynamak zordur, mesela Brand zor bir oyundur. Ama oynanması gereklidir. Bazı oyunlar halk tutmaz, sıkılır mantığıyla oynanmamaktadır. Müzik yönetmeni Muhittin Sadak’ın güzel bir sözünü hatırlatarak yazımı sonlandırıyorum: “Sanat halka inmez, halk sanata yükseltilmelidir.” Yüksek değerler içeren en zor, en sıkıcı, en uzun oyunlar da mutlaka oynanmalıdır.

Mehmet Murat ildan

http://mehmetmuratildan.hpage.com/

Read Full Post »

Zaman zaman bazı bulvar gazetelerinin köşe yazarlarının yazılarında ya da dergilerde, forumlarda, “Shakespeare’in Modası Geçti!” “Artık Shakespeare’den bıktık!” “Tiyatro, Shakespeare, Moliere ve Çehov’a mı mahkûm olmalı?” ve benzeri türden talihsiz yazılar okuyorum.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, Shakespeare, Çehov gibi yazarlar “Zamansız” yazarlardır. Yani onların “Zamanları” hiç geçmez; geçmesini isteseniz de geçmez, geçmesi için çabalasanız da geçmez. Sanatta ulaşılması gereken en üst düzey de zaten budur, yani zamansızlık boyutudur.

Shakespeare’in ilahlaştırılmasına kızan kişileri de anlamak pek mümkün değil. Shakespeare, ilahlaştırılmayı, her türlü övgüyü hak eden bir yazardır. Şu çok önemli: Hak etmek! Eğer bir şey hak edilmişse artık o konuda yorum yapmak yanlış olur. Bu bahsettiğimiz yazarlar sıradan yazarlar değildir; onlar tiyatroyu zirveye taşıyan, tiyatroyu devleştiren büyük ve dahi kalemlerdir.

Pek çok insanın tiyatroya duyduğu hayranlıkta en büyük pay kimlere aittir? Hiç tartışmasız Shakespeare, Moliere, Çehov gibi yazarlara aittir. Edebiyat zirvesini nerede yapmıştır? Dostoyevski’nin bir romanında, ya da Dante’nin bir şiirinde değil Shakespeare’in tiyatrosunda yapmıştır, Hamlet’te yapmıştır.

Türkiye’de çok sayıda kitabı basılmış bir yazar var, Osho olarak bilinir bu yazar. Gerçek adı Bhagwan Shree Rajneesh’tir. Osho’nun kitaplarında en çok vurguladığı konulardan biri “Şükran” kavramıdır. Varoluşumuz için şükranlık duyalım der Osho. Şükran sözcüğü için sözlüğe bakarsanız şöyle diyor: “İyilik bilme, gönül borcu, minnettarlık.” Bu çok önemli bir konu. Şükran duymasını bilmeyen kişi insanlık özelliklerinden çok şey kaybeder.

Yeni kuşak, eski kuşak, yazar, oyuncu, dramaturg, seyirci, her kim olursa olsun, Shakespeare, Çehov ve benzeri büyük üstatlara şükran duyguları içinde olmalıdır, onlara minnettarlık duymalıdır, tıpkı varoluşumuza duymamız gereken minnettarlık gibi. Onlar tiyatroya büyük şerefler, büyük onurlar verdiler, ve her zaman, hiçbir kompleks duymadan, kıskançlık gibi karanlık duygulardan bütünüyle uzakta hak ettikleri şekilde övülmelidirler! Kişi bu duygulara sahipse kendisiyle gurur duyabilir. Minnettarlık, yani bir kişinin gördüğü iyiliğe karşı teşekkür etme meselesi kişinin kalitesini de ispatlar.

Bugünün tiyatro dünyasının ve özellikle tiyatro yazarlarının üzerlerine düşen şey onları takdir etmek ve onların kalitesine erişmeye ve hatta onları aşmaya, onların en yüksek noktaya koydukları tuğlanın üzerine bir tuğla daha koymaya çalışmaktır. Bütün mesele budur! Zamansız olanı takdir etmek ve üzerine bir tuğla daha koymaya çalışmak…

Mehmet Murat ildan

http://mehmetmuratildan.hpage.com/

Read Full Post »